Pazartesi, Haziran 20

Kelime > cümle > anlam

Olmadı.
Yine ve her zaman olduğu gibi…

Kelimelerin kafada dönüp durup, kağıda cümle olarak dökülememesi sanırım sadece bana özgü bir durum. Olmadı mı olmuyor işte!
Bu belki de bir huydur.
Biraz düşününce; sanırım öyle gerçekten de…

Oluşturmayı değilde, oluşma ihtimallerini severim ben… 
Hayallerim gibi…
Hayallerimin gerçekleşme ihtimaline tutunurum ben, olasılıklar beni heyecanlandırır, o heyecan beni ayakta tutar.
Gerçekleşmeleri için çaba göstermem fazla, gerçekleştikleri takdirde o heyecanın yerine koyacak bir duygum olmamasından belki…
Olursa olur der, akışına bırakırım.

Belki cümlelerle aramdaki bağ da böyledir.. Kimbilir belki de bu şekilde yazma heyecanımı ayakta tutuyorumdur…
Ya da belki de “söz uçar, yazı kalır” misali, uçuculuğu seviyorumdur. Bir söz misali evrende dolaşmak, farklı cümlelerde anlam bulmak istiyorumdur…
….
…
İşte buldum! : Anlam bulmak


Sadece bunu düşünmesi bile içimi ısıttı…

O halde izninizle; bir cümlede anlam bulmaya gidiyorum, süzüle süzüle gökyüzünde…


Salı, Ocak 12

Bi arkadaşa bakıp çıkacaktım

Merhaba sevgili blog,

Uzun zamandır buralara uğramıyorum, sen de farkındasındır belki.

Ne zamandır elim yazmaya gitmiyor, bundan sonra da gider mi bilemiyorum.
Bugün sana merhaba demek geldi içimden.

Bir sürü şey oluyor hayatımda; iyi, kötü, keyifli, keyifsiz...
Bilirsin işte beni az çok.
Kafamda bir sürü şey döner ama onları bir cümle haline getirmekte zorlanırım...
Önceden düşüncelerimi cümle haline getirmek için uğraşırdım, gittikçe bunu yapmak zorlaşmaya başladı nedense...

Kendimi çok sorguluyorum, sorguladıkça kendime çarpıyorum, yaralanıyorum...
Yanlış anlama, bu kendini sevmemek değil. Ama...
İşte o "ama"lar beni çok bağlıyor. "Ama"ları silemiyorum bir türlü...

Hala ve hala, her şeyi, herkesi ayna yapmaya devam ediyorum kendime... Kendimi onların aynası yapmayı başaramadım daha... Yani hala aynalarla barışmış değilim kısacası :)

Bir de üstüne, aynada yansıyan kendime fazladan çizgiler eklenmeye başladı. Yerçekimine yenik düşmeye başladım :)))

İnsanın tam kendini bulduğu yaşlarda, yaşlanmaya başlaması çok acı be blog :))))
Neyseki; ruhla beden arasında ters orantı var da oradan kurtarıyoruz ;)
Yaşım ilerledikçe, daha da çocuksulaşmaya başladım ruhen :))

Neyse, şimdilik bu kadar...

Belki gelirim yine...

Özle beni blog ;)

Pazartesi, Ağustos 17

Ay ışığında parlak bir geceydi...

Şarkılar benim hayatımın önemli bir parçası.
"Hayal bile edemezdim" diyeceğim diyarlara yolculuk ediyorum onlarla. Bu yüzden yeni şarkılar keşfetmeyi seviyorum. Eğer işlerim yoğun değilse çoğunlukla bilmediğim şarkılarda gezinirim. Bu gezintilerim sayesinde çok güzel şarkılarla yolum kesişir.

Ama bazen öyle şarkılar çıkar ki yoluma; bana yaşattığı duyguları ne kadar anlatsam kelimeler yetmez.

Aynen bu şarkı gibi :



Son günlerde durmadan bu şarkıyı dinliyorum. Onu dinlerken genelde kendimi turuncu bir günbatımında, nehir ya da göl kıyısında yeşil bir alanın içinde yalınayak dolaşırken hayal ediyorum.

İstiyorum ki; benim bu kadar keyif aldığım şarkıyı herkes bilsin, bu aldığım keyfi onlar da alsın. Sanki herkes her türü seviyormuş gibi :)))

"Bu şarkıyı herkes bilmeli" düşüncesiyle bir gün facebookta da paylaştım. Neslihan yani namı değer Yazgüneşi'de çok beğenmiş şarkıyı ve internetten hikayesini araştırmış hemen (ben niye akıl edemediysem!) :))

Carlos Nuanez'in resmi web sitesinden öğrendiğimize göre; sözleri Galiçyaca olan bir parçadır. Carlos bu parçayı bir zamanlar Galiçya'da huzur içinde yaşayan Yahudi topluluklarını ve onların kültürlerini anmak amacıyla kaydetmiştir ki; kendi büyük annesi Sara'da bu kültürün izlerini yaşamında barındırmaktadır. Ne yazık ki İspanya'nın katolikleşmesi sürecinde bu Yahudi toplulukları büyük baskılar görmüş ve ya kaçmaya ya da kendi içlerine kapanmaya zorlanmışlardır.

Şarkının sözlerini oluşturan "Romans" 20. yüzyıl başlarında yine Galiçya'da ve "Washerwomen of the Night" ("Les Lavandières") söylencesinden derlenmiştir. Kelt kültlerinde de yer bulan bu öykünün Galiçya versiyonu düşüklere sebep olarak işlediği günahların cezasını sonsuza kadar kanlı bir çarşafı yıkamakla çekecek hayalet bir kadından bahseder.


Şarkı sözlerinin Türkçe çevirisi de şöyle:

Ay ışığında bir geceydi
parlak ve berrak bir gece

Nehir kenarında yürüyordum.
değirmenden gelirken,

Bir kadına rastladım,
suda çamaşır yıkayan

Nehrin içinde çamaşır yıkıyor,
bir yandan da şarkı söylüyordu

"Değirmenden gelen kız
yoldan aşağı inen kız
katlamama yardım et
yıkadığım çarşafımı
ulu meryem senden razı olsun
aziz lawrence seni korusun"

Çamaşırcı kadın gözden kayboldu
sanki dağılan bir sis gibi
çarşafın katlandığı yerde
sadece kandan bir gölet kaldı
ay ışığında bir geceydi
parlak ve berrak bir gece


Şarkının neredeyse tüm farklı yorumlarını dinledim. Bu da bir tanesi:



Hikayesi biraz acıklı olsa da, umarım şarkıdan siz de benim aldığım hazzı alırsınız :)

Şarkıya uzun zaman sonunda bana bloğa yazdırdığı için de ayrıca teşekkür borçluyum :))

Salı, Şubat 24

Karalama

Arada bir gelip bakıyorum bloğuma. Yani hem buraya, hem tibetdiyari'na...

Yazdıklarımı okuyorum; bir şeyler yakalarım da, ucundan kıyısından yazacak bir şeyler bulurum diye.

Sonra diyorum ki; ......................................

İşte........

Diyemiyorum bişii :))))

Bitmişim lan ben! :))))

Salı, Eylül 30

Gökkuşağı

Arkasında renkleri bırakacak yegane kişisin.
Gerçektende benim için sen;
Gökkuşağının ta kendisisin!
27.09.2014

Bazen gidenle böyle vedalaşırsın işte...
Onu son yolculuğuna uğurlamaya giderken,
yağmur yağmamış olduğu halde,
yeni evinin üstünde gökkuşağı belirir...
Sana en görkemli renkleriyle veda eder...

Kalbimdeki boşluğun hiç dolmayacak Adit.
Seni çok seviyorum...


Salı, Mayıs 27

Yağmurla aramda bir bağ var ki benim...

Tamamen kafayı yemediysem eğer, yağmurdan...




Küçükken, deli olurdum yağmur yağdığı zaman. Hemen kendimi dışarı atıp, damlaların altında salak salak dolaşmak en büyük eğlencemdi. Ama annem neredeyse hiç izin vermezdi buna. O zamanlar çamaşır makinemiz yoktu ve annem için benim dışarı çıkmam ekstra ıslak ve çamurlu kıyafetler demekti. Gökgürültüsünü her duyduğumda Pavlov'un iti gibi koşullanır, kudurmuş bir şartlı refleksle bir cama koşar bir anneme yalvarırdım. Sonuçta izin alamayınca da camın önüne tüneyip boynumu büker, ağlamaklı gözlerle dinene kadar yağmuru seyrederdim... Neydi beni her yağmurda büyüleyerek dışarı çeken? Hiç bilmiyorum...

Yıllar geçti. Hayli büyüdüm. Çamaşır makinemiz var artık. Annem de karışmıyor hiç. Ve ben o günlerin esaretine inat ne zaman duysam gök gürlemesini ya da su sesini hemen atıyorum kendimi dışarı. Nerede olursam olayım. Saat kaç olursa olsun. Hele ciddi bir yağmursa yağan. En geniş su birikintilerine sıçrayarak atlıyor, ayakkabılarım su dolana kadar bu oyundan hiç vazgeçmiyorum. Bir tür intikam hissi mi acaba bu? Kimbilir...

Aradığım bir şey var yağmurda kesin. Ne olduğunu hala bilmediğim bir şey. Ama var. Bazen yağmur bana bütün sorunları çözecekmiş gibi geliyor. Yağmur altında yapılacak tek bir konuşma bütün yanlış anlamaları ortadan kaldıracak gibi geliyor bazen. Mecburiyetler, imkansızlıklar, kızgınlıklar... Yağmur değince üzerlerine hepsi, hepsi halledilebilecek gibi geliyor. O yüzden de bir umut diyerek belki de, yağan hiçbir yağmurun bensiz yağmasına tahammül edemiyorum...

Az önce başladı yağmur..

Yazı Ali Lidar'a, fotoğraf bana ait...

Pazartesi, Nisan 21

ÇOK SUSAMAK GİBİ


Küçükken en büyük eğlencem, üç dört balıklı akvaryumumuzu seyretmekti. Hayvanlara bayıldığımdan değil tabi, oldum olası her türden canlıyla mesafe koymaya çalıştım araya. Sekiz yaşında üç çocuk abisiydim. Neredeyse her an uğultuyla çınlıyordu ev. Kardeşlerimin gürültüsünden nefret ediyordum. Havladıkları için sokak köpeklerinden, miyavlayıp durdukları için kedilerden, sürekli bağırdığı için babamdan, mütamadiyen ağladığı için annemden ve kaçıp gidemeyecek kadar küçük olduğum için kendimden nefret ediyordum. Balıkları seviyordum sadece. Çünkü hiç gürültü yapmıyorlardı. Bulduğum her kısa boşlukta nefesimi tutup, göt kadar akvaryumda salak salak yüzüşlerini seyredip mutlu oluyordum. Gitmek isteyip de gidememenin acısını ta o zamanlardan çok iyi bilirim…

Geçenlerde, özlemenin susamak gibi bir şey olduğunu söyledi. Hemen o an koşup yanına gitmek istedim. Gidemedim. O an, sekiz yaşındayken hissettiğim gitmek isteyip de gidememenin çaresizliğini tekrar hissettim bütün kalbimle. Sığınacağım bir akvaryum da yoktu bu kez. Ben de sigara yaktım çaresiz…

Kardeşlerimin hepsi büyüdü artık. Babam bağırmayı, annem ağlamayı kesti yıllar evvel. Hem tersi de olsa, bütün gürültülerden kaçıp uzaklaşabileceğim kendime ait bir oda var artık evimizde. Ama sekiz yaşımda o akvaryumun karşısında bulduğum huzuru koşullar ne olursa olsun bulamıyorum artık...

Arkamda bıraktığım otuz küsür sene şunu öğretti bana. Doğup büyüdüğü yere ait değil insan. Acı çektiği ya da çok mutlu olduğu yere de ait değil. İnsan, olmak isteyip de olamadığı yere ait. Şey gibi bir his işte bu. Çok, çok susamak gibi. Siz anlamazsınız bu hissi, bir tek o anlar...

Ali LİDAR

görsel bu siteden alıntıdır.

Perşembe, Ocak 23

Gitme!...


Elinde kalem, önünde çizgisiz defter, öylece duruyordu masanın başında...

Derdi yazamamak değildi. Tek endişesi düz sayfada eğri yazmaktı. Hiç becerememişti şimdiye kadar çizgisiz bir sayfaya düz yazmayı.

Eğer eğri yazarsa, yazdıkları o rampadan aşağı kayacak, anlamsızlaşacaktı. Biliyordu... Tüm duyguları düz sayfada yuvarlansın istemiyordu...

Evde hiç çizgili kağıt da yoktu üstelik, sayfanın altına koyup düzgün yazabilsin...

Bilgisayarda yazabilirdi aslında, ama o zaman sayfaya dökmeye çalıştığı duygularının ruhu olmayacaktı.

Endişeli endişeli başladı yazmaya... ama endişesi o kadar yansıdı ki yazdıklarına, duygular yerleşemedi bir türlü cümlelerin üzerine ve üstelik her zamankinden daha da yamuktu yazdıkları...

Konuşmayı becerebilseydi eğer, karşısına çıkar, dudaklarında yüklerdi ruhu kelimelere...

...ama bu noktaya gelmenin sebebi buydu zaten. “Gitme” sözcüğüne bir anlam katamamıştı. Öylece havada kalmıştı sözcük, sonrada paramparça olmuştu gidenin arkasından...

Buruşturup attı kağıdı...
Daha kaç cümleyi böyle buruşturup yere atacaktı kimbilir...

Oysa tüm o yazmaya çalıştıklarına rağmen gidişin sebebinin farkında değildi hala.

Bunca zaman duygu yüklemesi gereken tek cümle “Seni seviyorum”du...



Buradan dinleyemiyorsanız klib için sizi buraya alalım :)

Cuma, Aralık 20

Sevdanın Geçmişine Dair...



Ben bunları eski bir türk filminde görmüştüm
Delirten bir acıyı tek başıma izlemiştim
Jilet kesiği bir soğuktu dışarı çıktığımda
nefesleriyle buz üfleyen köpekler görmüştüm
Sonradan oyuna girip ilk önce alınmanın
ne demek olduğunu önceden de biliyordum
Saçak altlarında çok saçmalardım o zamanlar
Hayli cüretkardım üstelik tek elle velesbit sürerdim
Şaşırmamam bundan işte aklımı kaybetmem
Delirmemem bundan işte çok önceden delirmiştim
Ben seni biz daha karşılaşmadan sevmiştim



Gülme lütfen şurada ciddi bir şey söylüyorum
Ben seni parklarda şarap içerken sevmiştim
Ben seni sen daha önlüklü bir çocukken
Ben seni sen daha adımı bile bilmezken
Ben seni sevmeyi ilk öğrendiğimde sevmiştim
Cüretkarlığım bundan işte daha önce de cüret etmiştim
Ben bunların hepsini çok önceden yaşamıştım
Otlar toplamıştım sana saksına fesleğenler ekmiştim
Bakma lütfen şurada bir şey itiraf ediyorum
Ben senin melek olduğunu görmeden de anlamıştım
Seninle öğrendim ben melekler nasıl sevilir
Seninle öğrendim evet ağzı dolusu küfür etmeyi
Yoktu haberin doğru ama bunun ne önemi var
Ben senin gözlerini görmeden ezberlemiştim...

Ali Lidar

Perşembe, Aralık 19

Vazgeçtim...


Vazgeçtim...
Fotoğrafçı olmaktan...
Muhtemelen olamayacaktım zaten, o yüzden yerinde bir karar oldu.

Vazgectim fotoğrafçı olmaktan çünkü, farkettimki oğlumdan 'daha'sı yok bu dünyada!
Aman yanlış anlamayın; kendini ve sevdiklerini beğenmis biri olmadım hiç
ama gözüm, gönlüm ondan başkasını görmüyor işte!

Yani siz söyleyin;
onun gülüşünden başka kimin gülüşü aydınlatabilir içimi,
'daha fazla' kim ışık saçabilir gönlüme?

Gözünden akan yaştan 'daha fazla' içimi ne acıtabilir?
Onun canının yanışından 'daha fazla' canımı ne yakabilir?

Bazen yanına uzandığımda,
uyumak için yüzünü yüzüme yaslamasından 'daha çok' içimi ne ısıtabilir?

Gözlerini ayırmadan ondan 'daha iyi' kim dinleyebilir beni, sanki anlıyormuş gibi?
O boncuk gözleriyle kim ondan 'daha ilgiyle' 'daha sevgiyle' bakabilir bana?

Moralimin bozuk olduğu zamanlarda kim küçük bir tebessümüyle herşeyi unutturabilir bana?
Şımarıklık oldugunu bile bile, başka kim istediğini yaptırabilir bana?

'Daha'sı var mı söyleyin...

Ve söyleyin, her haliyle kim ondan 'daha iyi' poz verebilir bana?
Yani söyleyin, ondan 'daha güzel' kim, ne olabilir?

Hadi ama söyleyin,
bu dünyada ondan başka kim ya da ne bana her şeyi 'daha çok' hissettirebilir?

Kısacası...
Vazgeçtim fotoğrafçı olmaktan...
Çünkü...
ANNE olmaya karar verdim!...


Bu yazıyı Tibet doğduktan 2-3 ay sonra yazmıştım. Doğumdan önce fotoğrafçılığa merak salmış, kurslara bile gitmiştim. Fotoğrafçı olacağım tabi ki yoktu ama ilgim çoktu.. Oğlumun doğumundan sonra bir sabah bu hislerle uyandım ve unutmadan deftere yazdım. Tibet'in bloğunda da var, burada da olsun istedim...

Cuma, Aralık 13

Gıcığım!

Zayıf kadınlara!


Hatun geçmiş karşıma, iki gıdım bişey, yiyor da yiyor! Önden meze, arkadan ana yemek, tatlı, kola, meyve... Ya ben?! Yazık değil mi anacım bana. Her yediğim lokmayı sayıyorum resmen ☹ Salata, salata nereye kadar?!

Yok yok, bunun bir formülü olmalı ama ne? Aklımda ne şeytani fikirler var, bilsen korkarsın. Şeytanla işbirliği yapmamak için zor tutuyorum kendimi!
Misal diyor ki;
“Al hamam terliğini çak ağzına ağzına bak bakalım bir daha karşında böyle yiyebiliyor mu?”

Ne diyordum, hah!:
“Ay tatlım yaa, ne güzelsin böylee! Ben su içsem yarıyor vallahi, keşke ben de senin gibi olsam.”


Not: Bundan sonra kendime bir gıcığım serisi hazırlamaya karar verdim. Bu da ilki ;)

Salı, Kasım 5

Güneş elbet açacak...




Don Bak Dunyaya - Pinhani



buradan açamıyorsanız bu adrese buyrun

Pazartesi, Ekim 21

Mürüvvet

Aslında bu bayram Karasu'ya hiç gitmeye niyetim yoktu... ama...

...ama... biz dayımı ikinci kez everdik, bayramın üçüncü günü...

İlk evliliğinde daha bebeydim sanırım, o yüzden ikinci evliliğine şahit olmak ilginç oldu benim için.

Ben dayıma küçükken "Adit" dermişim...
Hani "İsmail" ve "dayı"nın karışımı desem değil. Nasıl bir dil sürçmesiyse artık!

Annemler 7 kardeşler. 3 dayım, 3 teyzem var. Dayılarımın içinde Adit'imin yeri bende çok ayrı.

Dünyaya bakış açısı, hali, tavrı... ama özellikle gençlere ve çocuklara yaklaşımıyla ve büyük ihtimalle ilk görağrısı olmamdan sebep bana olan tavrıyla da tabii...

İlk evliliğinde onunla vakit geçirme şansım olmadı pek... Yengemden ötürü pek gidemezdim onlara. Pek hoşlanmazdı misafirden... Tek şansım onu Karasu'da görmek ya da onun İstanbul'a gelmesini beklemekti...

Ona olan sevgim kadar, özlemim de büyük anlayacağınız. 41 yaşında koca bir kadın olarak şimdi itiraf ediyorum ki; boşanmasına çok memnun olmuştum, bu duygumdan da utanmıyorum :)

Bu boşanma olayına sadece kendim için sevinmedim, yanlış anlaşılmasın ama içinde bencillikte var tabii... 35 yıllık dolu dolu bir özlemi giderme şansım doğmuştu artık :D

Neyse... yine konuyu uzattım :)

Mesele şu ki; bu dünyada kimseyi mutlu etmen mümkün değil. Dayımın ikinci evliliği ile ilgili kardeşler arasında memnuniyetsizlik söz konusu... Annem ve iki teyzem dışında... Büyük teyzem ve diğer iki dayımın pek hoşuna gitmedi durum...

Biri gelin adayımızın mezuniyet yılından memnun değil (dayım üniversite mezunu). Biri gelin adayımızın uzaktan akrabamızın eski eşi olmuş olmasından memnun değil (eşi öleli 13 yıl olmuş), biri tipini beğenmiyor, biri ıvırını, diğeri zıvırını...

Kimse bakmıyor ki; uzun zamandır süre giden dostlukları aşka dönmüş, birbirleri olmadan yapamaz, birbirlerini özler olmuşlar. Sevmişler kardeşim bu insanlar birbirlerini SEVMİŞLER!

Nikahları kıyılırken ikisinin de gözlerindeki pırıltıyı, etrafa yayılan heyecanlarını görmelerini isterdim. Ne yazık ki, bizden başka şahit olan olmadı... Uzun zamandır dayımı bu kadar içten gülerken görmemiştim...


Sevgili ADİTim... sen sadece sevmeye değil, sevmelere layıksın.
Umuyorum, diliyorum bu sefer gerçekten sevecek, sevilecek, mutlu olacaksın...
Gülen yüzün hiç solmasın... bir yastıkta kocayın inşallah...

Çarşamba, Ekim 9

Paris


Hani çok yüksek bir yerden aşağı bakarken, korkular yeşerir içinde.
Düşmekten değil, o boşluğun güzelliğine kapılmaktan korkarsın.
Sanki o menzile kendini bıraktığında hiç yere çakılmayacak gibi hissedersin.

Nereden mi biliyorum?

Düşüyorum ulan düşüyorum!

[Özgür Gümüşsoy // Kuş Misali]


Neredeyim ben?


Caro Emerald - Paris (Acoustic)


Perşembe, Ekim 3

Farkında bile olmadan...


Hayatın Provası Olmaz!


Kaçırdığımız sabahlara ciddi bir özür borçluyuz
beraber uyanmadığımız bütün sabahlar
bir şey eksikti vardı yeryüzünün haberi
yanımızda başka bedenler
aklımızda başka hayaller
ama aynı güneş aynı gökyüzü
ve sen büyürken kimselerin fark edemediği yerlerde
gözlerini anlamsızca dikerken en yükseklere
durmaksızın seni düşündüğümü söylemem doğru olmaz..

Ama günün başka kimselere anlamlı gelmeyen anlarında
bazen onu elli geçe mesela
bazen ikiye altı kala
çorabımın tekini ararken ya da
kaç yumurta kıracağımı düşünürken tavaya
mütemadiyen seni düşündüğümü söyleyebilirim.
Sevgilim denmez artık uzaktaki sevgiliye
sevgilim denmez çok ayıp ama sevdiğim diyebilirim
sevdiğim belli olmaz saçma sapan bir zamanda
bir çocuk gülüşünde ya da eski bir türk filminde
farkında bile olmadan aklına gelebilirim...


Pazartesi, Eylül 2

Seviyorum!

Bazen tutuyor deliliğim...

ama benim deliliğim sadece sanal alemde...

Beni sanal alem üzerinden tanıyan herkes için deli doluyum...
gerçek hayatta tanıyanlar içinse........... boşluğu onlar doldurur artık!

Dostum çok olsa da gerçek hayatta ben gibi davrandığım insanlar nadir...
Potansiyelimi tahmin edenler var gerçi, yine de o potansiyeli ortaya çıkarmak güç iş :)

Her neyse... bişii yaptım, yaptığımı anlatmak için bi ton laf ettim gene...

Şu yazıdaki yorumlardan anlayacağınız üzere ben facebookta bir grup kurdum...

ama napiim yani!

Ayıp mı arkadaşım, seviyorum suç mu?!!! :)))))

Sayfa tüm kendini deli hissedenlerin, delileri sevenlerin paylaşımına açık...
Bekleriz ;)


Pazartesi, Ağustos 12

Ya hiç farketmeseydim!?


Küçükken... hani günlük furyası vardı. kaça gidiyordum acaba, ilkokul ortaları olsa gerek...

Eh... ben de heves etmişim, almışım bir günlük...

Bugün okula gittim. Matematik, Hayat Bilgisi, bıdı bıdı dersi vardı. Okuldan geldim, parka gittim, lastik oynadım, eve geldim, yemek yedim, ödev yaptım.......

3gün... 5gün... yazdım aynı şeyleri...

sonra... HEP AYNI İŞTE!... deyip, koydum son noktayı...

İnsanların gün be gün aynı şeyleri farklı şekillerde anlatabilmesine hayran kaldım yıllarca...

ve dün neyi farkettim biliyor musunuz?

Arkadaş, blog yazıyorum lan ben! tamam her gün yazmıyorum ama... yazdığımda da yaşadıklarımı, duygularımı anlatıyorum işte... günlükten ne farkı var???!!!...

valla GÜNAYDIN olsun bana...



zaten tatilden dönmüşüm, işe güce adapte olamamışım...
çok koydu bunu farketmek... depresyondayım...

Salı, Haziran 18

Tesadüf diye bir şey yooookkkk!!!!

Sıkıntılı zamanlarımda konuşamam ben... ve yazamam da hatta... Zaten konuşmayı da yazmayı da doğru düzgün beceremezken, moralimin yerlerde olduğu zamanlarda kendimi ifade etmem iyice güçleşir.

Ama işin tuhafı, bir yanım hem yazmak ister hem de konuşmak!
Beni anladığını bildiklerime anlatırım kendimi de, iş yazmaya geldimi, yazar yazar silerim...

Yine öyle bir dönemdeyim işte... Son günlerde yaşananları yazmak, düşüncelerimi dile getirmek istiyorum ama ... beceremiyorum ...

Tek düzgünce söyleyebildiğim bu milletten adam olmaz diye düşünüp, oğlumun geleceğinden endişe ederken, yaşananların içimde yeşerttiği ümit! Umuyorum ki sonuç hepimiz için hayırlı olur.

Böyle zamanlarda tutunacak bir dal ararım çoğunlukla. Beni o sıkıntıdan uzaklaştıracak bir şey. Her gün, her gece yüreğim ağzımda haber izlemekten kendimi alamıyor olsam da... Gönlüm, kalbim parktayken... izledikçe okudukça yüreğim sıkışırken...

Bu sefer gözüm bir kitaba ilişti... "Her Kalp Kendi Şarkısını Söyler"

İsmi yeter dedim başladım kitabı okumaya. Daha ilk bölümünde şu paragrafla karşılaşmış olmam, benim için "tesadüf diye bir şey yok!" düşüncesinin ispatı gibi:

"Sevgiye inanır mısın?
Benim bahsettiğim sevgi; kör gözleri açan, korkuya bile karşı çıkan, hayata mana katan, doğanın yıkım kanunlarına kafa tutan, serpilmemizi sağlayan, sınır tanımayan sevgi. İnsan ruhunun bencilliğe ve ölüme üstün gelmesinden bahsediyorum."

Kitap ne anlatıyor derseniz kısaca iki kişi arasındaki "koşulsuz sevgi"den bahsediyor, aşk'la sevmekten...

Bunun ülkemizde yaşananlarla ne alakası var derseniz; "Bir gün koşulsuzca sevebilirsek, aşkla bakabilirsek dünyaya... her şey zaten olması gerektiği gibi olacak!" diye cevap veririm...

Kitaptan alıntıların, yaşadıklarımıza ne kadar kolay uyumlayabildiğimizi göreceksiniz der, noktamı da koyarım :)

"Nitekim, hayatta felaketlerle gelen bir dönüm noktası; bildiğimiz dünyanın yok olduğu bir an olmalıdır. İki kalp atışı arasında bizi farklı birine dönüştüren bir an. Sevgilinin başka birinden boşandığını itiraf edip, ayrılmak istediği an. Ya da annemizi, babamızı, en yakın dostumuzu toprağa verdiğimiz an. Veya doktorun, kötü huylu beyin tümörümüz olduğunu söylediği an...

...Bu dönüm noktaları gerçekse, gerçekleştikleri anda farkına varır mıyız, yoksa sıçramayı çok sonradan, olayları yeniden hatırlarken mi farkederiz?...

...İnsan biriyle geçmişi dahil her şeyi paylaşmayı göze almadan, onu gerçekten sevdiğini nasıl iddia edebilir ki?...

...İtiraf, ifşaat, yanlış anda yapıldığı zaman hiçbir değeri kalmıyor. Çok erkense kaldıramıyoruz, hazır olmadığımız için değerini anlayamıyoruz. Çok geç gelirse, o fırsat kaçmış oluyor. Güvensizlik ve hayal kırıklığı çoktan büyümüş, kapı çoktan kapanmış oluyor. İki durumda da, samimiyeti artırması gereken şey sadece aradaki mesafeyi artırıyor...

...Kendisi de hayatta o kadar çok üzülmüş, o kadar çok şey görüp geçirmişti ki, sığındığı yerlere girmek için ısrar etmeye çalışmaması gerektiğini çok iyi öğrenmişti. İnsanların bu kalelerde yalnızlıklarına nasıl esir olduğunu, ölene kadar tek başlarına hapis kaldıklarını bizzat görmüştü. Zamanın tüm yaraları iyileştirmese de katlanılabilecek kadar küçülttüğünü, yıllar içinde kendisi gibi Tin Win'in de öğreneceğini umuyordu...

...hayatın kimsenin dudak bükemeyeceği bir armağan olduğunu tekrar tekrar söylemişti. Hayat, demişti U May ona, mutlulukla üzüntünün birbirine ayrılmaz bir şekilde geçmiş olduğu, bilmecelerle dolu bir hediyedir. Biri olmadan ötekini yaşamaya çalışan başarısız olmaya mahkumdur...

...Sorun gözlerde kulaklarda değil. Bizi kör sağır eden hiddettir ya da korku. Kıskançlıktır. Güvensizliktir. Korktuğunda, öfkelendiğinde dünya kasılır, şirazesinden çıkar. Hem bizim için, hem de gözleriyle görenler için. Ancak onlar bunu farketmezler. Sabırlı ol!...

...Hırsla korkunun ortak bir noktası vardır: İkisi de sınır tanımaz!...

...Bir halkın ruhu, bir gecede değişmez!...


...Müzik, bir tanrının ya da semavi bir gücün varlığına inanabilmemin tek nedenidir... Yoksa gece ruhum nasıl dinlenir?...

...Sevgi öyle farklı yüzlerle ortaya çıkar ki; hayal gücümüz bile hepsini görmeye hazırlıklı değildir...

...Kendi sevdiğimiz gibi sevilmek isteriz. Başka türlüsü bizi rahatsız eder...

...Korku körleştirir, sağırlaştırır. Öfke körleştirir, sağırlaştırır. Kıskançlık ve şüphe de öyle. Korkudan güçlü tek bir şey vardır...

...Hir bir şeyin asıl özünü gözlerle göremezsin...

...İnsanı güzel ya da çirkin yapan burnunun büyüklüğü, teninin rengi, dudaklarının ya da gözlerinin şekli değildir. Bizi sevgi güzelleştirir...


... Ölüm hayatın sonu değil, bir aşamasıdır..."


...Bir şeyi aştığımız zaman hayatımıza devam eder, o şeyi geride bırakırız...

...Her gerçek açıklanamaz. Açıklanabilen her şey de doğru değildir...


Perşembe, Mayıs 30

Huzur

Siz de son günlerde "HUZUR" arıyor musunuz?