Geçmişe Mazi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Geçmişe Mazi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Aralık 19

Vazgeçtim...


Vazgeçtim...
Fotoğrafçı olmaktan...
Muhtemelen olamayacaktım zaten, o yüzden yerinde bir karar oldu.

Vazgectim fotoğrafçı olmaktan çünkü, farkettimki oğlumdan 'daha'sı yok bu dünyada!
Aman yanlış anlamayın; kendini ve sevdiklerini beğenmis biri olmadım hiç
ama gözüm, gönlüm ondan başkasını görmüyor işte!

Yani siz söyleyin;
onun gülüşünden başka kimin gülüşü aydınlatabilir içimi,
'daha fazla' kim ışık saçabilir gönlüme?

Gözünden akan yaştan 'daha fazla' içimi ne acıtabilir?
Onun canının yanışından 'daha fazla' canımı ne yakabilir?

Bazen yanına uzandığımda,
uyumak için yüzünü yüzüme yaslamasından 'daha çok' içimi ne ısıtabilir?

Gözlerini ayırmadan ondan 'daha iyi' kim dinleyebilir beni, sanki anlıyormuş gibi?
O boncuk gözleriyle kim ondan 'daha ilgiyle' 'daha sevgiyle' bakabilir bana?

Moralimin bozuk olduğu zamanlarda kim küçük bir tebessümüyle herşeyi unutturabilir bana?
Şımarıklık oldugunu bile bile, başka kim istediğini yaptırabilir bana?

'Daha'sı var mı söyleyin...

Ve söyleyin, her haliyle kim ondan 'daha iyi' poz verebilir bana?
Yani söyleyin, ondan 'daha güzel' kim, ne olabilir?

Hadi ama söyleyin,
bu dünyada ondan başka kim ya da ne bana her şeyi 'daha çok' hissettirebilir?

Kısacası...
Vazgeçtim fotoğrafçı olmaktan...
Çünkü...
ANNE olmaya karar verdim!...


Bu yazıyı Tibet doğduktan 2-3 ay sonra yazmıştım. Doğumdan önce fotoğrafçılığa merak salmış, kurslara bile gitmiştim. Fotoğrafçı olacağım tabi ki yoktu ama ilgim çoktu.. Oğlumun doğumundan sonra bir sabah bu hislerle uyandım ve unutmadan deftere yazdım. Tibet'in bloğunda da var, burada da olsun istedim...

Salı, Mart 12

Şarkılar yazdım

Eski şarkılar daha mı güzelmiş?
Birini dinlemeye başladım mı, dalgasına kapılıp içinden çıkamaz oluyorum...

Bazen sadece bir tanesine takılıyorum ki; böyle durumlarda kendimden korkuyorum.

Tamam, kendimle derdim bitmiyor ama bir yandan da; acaba takıntılı biri miyim ki ben?

Ama söyleyin şimdi, bu şarkı evirip çevirip dinlemeye değer değil mi?


Sisli denizler, geçit vermez dağlar
Aşılmaz sanılan o uzun yollar
Yalanlar yasaklar ve ayrılıklar
Seni benden ayıramazlar

Şarkılar yazdım söylensin diye
Ateşler yaktım görülsün diye
Anlattımsa hep seni şarkılarımda böyle
Anlatılmaya bir sen değersin diye

Cuma, Temmuz 13

Geçmişe dalış 2 ve karmaşık sarmaşık...


Yine yazasım var ama yazacak cümlelerim yok! Neyse benim de bu cümlelerle derdim bilmem!? yazsana sen kardeşim, olduğu kadar! Bu blog burada niye var?!!!

Metin yazarı arkadaşlarımın başına ekşiyorum son günlerde, bana yazmayı öğretin diye. Onlar yazabildiğimi iddaa ediyorlar ama ben nedense tatmin olmuyorum yazdıklarımdan... İstiyorum işte, kafamdan geçenleri, şöyle edebi bir dille buralara dökmeyi. Açık açık yazmayayım ama okuyan anlasın beni...

************************

Geçmiş dipsiz bir kuyu gibi... Karanlık ve soğuk. Aşağılara indikçe karşıma çıkanlar nedense hep olumsuz. Sanki geçmişte hiç mutlu olmamışım gibi, anılar buruk...

************************

Arada küçük hatıralar var yine de... mesela ilkokulda bir arkadaşımla güreşiyoruz... erkek... ben yeniyorum onu... o şaşkın... bütün mesele benim her akşam babamla güreş yapmamda. idmanlıyım yani. düşünüyorum “acaba babam bana özellikle mi yeniliyor, yoksa ben onu gerçekten yeniyor muyum?”... bundan bugün bile emin değilim...


************************


Her akşam yer yatağı atıyorum yere ve atlayıp duruyorum: “Veeee... şimdi Nadia Komanachi atlayışını yapacak sayın seyircilerrrr!”


************************


Hangi çocuk yapmamıştır ki; kapıya tırmanmışım... annem avaz avaz “düşeceksin, in aşağı çabuk!” diye bağırıyor... elinde terlik var mıydı acaba? hatırlayamadım...


************************


Piyerloti’deki evdeyiz. Annemi kızdırmışım... Tuvalete girmek üzere... Nasılsa tuvalete girdi diye dönüp dil çıkartıyorum... Meğer girmemiş daha... Annemin gözlerinin döndüğünü gördüm! Teyzemin arkasına saklandım... yemedim dayak... ama teyzem... zavallı teyzem... çimdiklerden fena nasibini aldı!


************************


İlkokuldayım, sanırım üçüncü sınıf... Müfettiş gelmiş. Yazın bakalım diyor “İstanbul’un havası çok güzeldir.” Apostrofu özellikle koymuyorum. çünkü biliyorum ki; sınıfta bir ya da iki kişi dışında kimse koymayacak. ayrışmak istemiyorum... haklı çıktım... sınıfta sadece bir kişi koydu apostrofu...


Devam eder miyim, etmeli miyim daha bilmiyorum geçmişi deşmeye...
Asıl aradığımı bulamadım hala!...

Salı, Haziran 26

Geçmişe dalış 1


Şehnaz kitabın bir yerinde diyor ki; “Kişinin kendini sevebilmesi, kendine güvenmesi, şahane bir varlık olduğuna gönlünce inanabilmesi için geçmişini çözmesi ve ne olursa olsun kabullenmesi gerektiğini düşünüyorum.” ve alıyor eline eski usül bir teybi, koyuyor içine kasedi ve başlıyor kendini anlatmaya. Anlattıkça çözülüyor, çözüldükçe anlatıyor. Anlattıkça içinde gizli kalmışları, rahatlıyor. Anlattıkça kendinde neler yara bırakmış, nasıl izleri kalmış farkediyor...
Eskilere gidiyor, 8 yaşında ilk tacizine kadar hem de...

Ben de aynı onun gibi düşünüyorum.
Geçmişim çukurda benim. O kadar dibe düşmüşkü üstelik, ne kadar uzanmaya çalışırsam çalışayım, tutamıyorum bir yerinden...
Ben de yapsam Şehnaz gibi dedim okudukça... bir teyp bulamam ama bloğum var yazabilirim.
Belki ben de deşersem kendimi, bulurum önümü kesenleri...

Yapabilir miyim bilemedim önce. Ne de olsa ben, büyük ihtimalle bende en derin yarayı açmış o olayı silmek için; öncesini de sildim neredeyse. Fazlasıyla puslu hatıralar geride...

Biraz kurcaladım hafızamı ve bahsettiğim travmadan kısa bir süre öncesinde, bazı tatsız hatıralarıma rastladım. Şehnaz’ın ilk bahsettiği hatıra olduğundan mıdır nedir, benim ilk bulduğum hatıramda da taciz var...


Her ne kadar reklam camiasında olsam da, ticaret lisesi bitirmiş, muhasebe kökenliyimdir. Hepsinde olduğu gibi bizimde 2. sınıfta stajımız başlıyordu ve doğal olarak benim de bir yerde işe başlamam gerekiyordu.

Babamın çalıştığı firmanın muhasebecisinin bir arkadaşının yanında staj ayarlandı ama onun firmasının yeni yeri açılana kadar firma muhasebecisinin yanında çalışmam gerekecekti. Kendisine kısaca MUZO abi diyelim... Yaklaşık iki ay kadar sanırım, çok net hatırlayamıyorum zamanını Muzo abinin yanında staj gördüm. Bu süre zarfında Muzo abinin bol bol tacizine maruz kaldım. Kendisi bana sarılır, benim de ona sarılmamı ister ve ve bol bol okşardı beni...

Kendime güvensizliğim belki de buradan geliyordur. Neticede 15-16 yaşlarında eşek kadar bir kızım o zamanlar. Niye itiraz etmemişim ki?! Bunu babama söylersem, babamın katil olacağını düşündüğümü hatırlıyorum. Babam sakin bir adamdır ama kökeni pek parlak sayılmaz. Sülalesinin geçmişi namlıdır. Gözü döndümü neye dönüşeceğini kimse kestiremez, üstelik babamın, biz görmedik ama vardır ilginç! hikayeleri...

Galiba ben oralarda bir yerde kendime saygımı yitirdim. Muzo abiye dur demediğim, diyemediğim ya da her neyse için...
Olabilir...

Neyseki diğer büro açıldı da oraya geçiş yaptım. Çok rahatladığımı hatırlıyorum.
Asil ortak Haluk Abi ile tanıştım orada. Bugünkü bende Haluk Abi’nin katkısı çoktur. Hayrandım ona. Entellektüel, güler yüzlü, işinin ehli, çalışanlarına karşı nazik, pozitif, aile babası...

Haluk Abi her sabah o gelmeden Cumhuriyet Gazetesi’ni okumamı ister, o gelince bugünkü sabah haberleri misali özet geçmemi isterdi. Bazı haberlerle ilgili  fikrimi sorar ve beyan ettiğim fikrimi sorgulardı, boş mu konuşmuşum dolu mu anlamak için :)

Her hafta bir kitap okumamı, o kitabın özetini hafta başında anlatmamı, aynı gazete haberlerindeki gibi kitapla ilgili fikirlerimi öğrenmek isterdi.

Aslında ben Haluk Abi’nin yanında muhasebe stajı değil, hayat stajı yaptım sanırım. Bendeki araştırmacı kişilik Haluk Abi'den bana yadigar.
Geriye dönüp baktığım zaman hala daha Haluk Abi’nin yerinin ayrıcalıklı olduğunu görüyorum. Üstelik bendeki imajını eşini, en yakın arkadaşının eşiyle aldatarak yerle bir etmiş olmasına rağmen...

Erkeklere (ya da aslında AŞK'a mı acaba) olan inancım burada ciddi bir sekteye uğramış olabilir... Kimbilir...

.....

Evet... sanırım tıkandım :)
sonra devam ederim ;)

Görsel internetten alıntıdır.

Perşembe, Aralık 15

Cümle bitti!

Sevdiğim mp3lerden bir cd hazırlamıştım geçenlerde. Arada bir gidip kalıyorum diye de babamın arabasına konuşlamıştım onu (müzik zevklerimiz pek uymaz da).

Sabah babamla birlikte çıktık ve ben cdyi taktım. Hiç sorunsuz dinledik beraber.
Cem Karaca'nın "Son olsun" şarkısına geldi sıra.

Bu şarkıyı her dinlediğimde düşündüğümü babamla da paylaştım:
"Sadece 5 kısa ama öz cümleyle ne kadar güzel bir şarkı yapmış baksana! Eski şarkıların hemen hemen hepsi böyle. Kısa ama ne demek istendiği net olan, güzel anlamlar ifade eden, insanı duygulandıran şarkılarmış. Hala zevkle dinleniyor olmalarının en büyük sebebi bu... Halbuki şimdikilerin çoğu hep piyasa tipi denilenlerden. Cümlelerin de, bir araya getirdikleri dizelerin de bir anlamı yok!"

Önce bir durdu, sonra da "Ama şimdikiler de haklı bir yerde." dedi babam.
"Eskiler tüm güzel kelimeleri kullanıp, olası tüm güzel cümleleri kurup, mümkün olan en güzel şarkıları yapmışlar zaten. Şimdikilere bir şey kalmamış ki!"

Hamiş: Dedesine bak, torununu al!!!


Önceden Cem Karaca'nın bahsedilen şarkısını yayınlamış olduğum için, şimdi bu şarkıyı koydum. Bayılırım bu şarkıya da...

Perşembe, Aralık 1

Benzemek


Babam bana çok sık "Bana benziyorsun, senin iş, para yönünden şansın aynı benim gibi!" derdi...

Düşünsenize, para kazanmak için çok çalışmak lazım inancının yaklaşık 17 yaşından beri kafama nasıl kazındığını....

Bir süredir farkındayım, gerçekten ona benziyorum.
Çoğunlukla çok çalışıyor ama "ancak" kazanıyorum...

Ama babam abarttı...
Herkesi o ayakta tutmaya çalışıyor,
herkes onun sayesinde ayakta kalabilir sanıyor...

Onun hayata tutunmak için ihtiyacı olan bu belki de...
Ben ona bu kadar benzemek istemiyorum ama!

Sirikuzu; bak bu sefer haklısın...

Her an kalp krizi geçirebilirim...!!!

Not: Fotoğraf bana ait...

Pazartesi, Ağustos 15

Geçmişe mazi...

Bu haftanın şarkısını seçerken aklıma bir sürü şey geldi geçmişten, ki ben; geçmişle arası iyi olan biri değilimdir...

Mesela ilk aklıma gelen hatıralardan biri İlhan İrem'i çevremde seven bir ben, bir kardeşim, bir de kuzenim vardık. Bizden başka kimse sevmezdi. Kimsenin sevmeyip, benim sevdiğim ünlüler kervanında Seyyal Taner ve Atilla Atasoy'da vardı ki, Atilla Atasoy'un sesine hayrandım tek kelimeyle. Herkes o çıktığında dudak bükerken ben keyifle onun "sesini" dinlerdim. Şimdi düşündüğümde bile gülümsüyorum, ne hoş :)

Diğer bir anı ise; İlhan İrem'in söylediği "Hoşgeldin" şarkısıyla ilgili. O kadar hoşuma giderdi ki, bir gün bu sözleri söyleyen bir sevgilim olmasını dilerdim.

İnanmazsınız oldu! ama bir şeyi dilerken "hayırlısıyla" demenin ne kadar önemli olduğunu da öğrenmiş oldum bu sayede. Adam benim hayatıma "Hayatıma hoşgeldin" diyerek fiyakalı bir giriş yaptı ama daha 1 haftanın sonunda ondan nasıl kaçacağımı şaşırmış vaziyetteydim (bakın bunlar aramızda heee! :D). Abartmıyorum, ayaklarımın popoma vurmasına az kalmıştı kaçarken, o dereceydi yani :)

Bu hafta iki şarkı yayınlamamın sebebiyse, iki şarkıyı birbirine çok yakın bulmam. Aynı sözler, farklı dil ve müzikle harmanlanmış gibi hissettiriyor bana, niyeyse...

Neyse, aklıma gelenleri döküvereyim dedim. Netice olarak geçmişe mazi derler di mi? Şimdi önümüze bakmak lazım :)))

Buyrun bu haftanın ruha hitap edenleri.





İyi dinlemeler, iyi haftalar...